Öğretmenler mutsuzken eğitimi iyileştirmek mümkün mü?

Her yıl eğitim fakültelerinden binlerce kişi, büyük umutlarla coğrafyaya ışık olmak gibi büyük bir istekle mezun oluyorlar. Eğitim fakültelerinden mezun olan herkes bilir ki, kimsenin doğuda çalışmaktan kaçınmak ya da inatla batıda çalışmak gibi kaygıları yoktur. Büyük bir ideal kaygıyla, büyük umutlar ve isteklerle göreve başladıktan bir süre sonra deformasyon başlar ve bulunduğu yerden kendisini görece daha iyi coğrafi koşullara atmak ister. Peki ya bu kaygının temelinde ne var? Öğretmenler büyük bir idealizmle başladıkları görevlerinden neden kısa bir süre içerisinde yıpranıp, eş durumu vs. yöntemlerle çalışmakta oldukları doğu koşullarından “kurtulmak” istiyorlar? Bu konuyu ücretli-sözleşmeli öğretmenlik özelinde ele alacağız:

Örgütsel Adanma ve Eğitimin Kalitesi

Özellikle eğitim gibi insan ilişkilerinin yoğun olduğu sektör çalışanları için öğretmenin örgütsel adanma düzeyinin eğitim kalitesiyle doğrudan ilişkisi vardır. Örgütsel adanma kavramını bireyin çalışmakta örgütle arasındaki bağlantının bir meslek-beklenti ekseninden daha farkı bir boyutta organik bir biçimde örgüte katkı sağlama isteği olarak tanımlanablir. Örgütsel adanma düzeyi yüksek olan birey çalışmakta olduğu örgüte duyduğu güçlü bir aidiyet hisseder, örgütü daha ileri taşımak için büyük bir isteklilik duyar, gerekirse örgütü ileri taşımak adına ciddi fedakarlıklara bulunurlar.

Dolayısıyla sözde eğitimi ileriye taşımak için yapılmaya çalışılan her hamle Milli Eğitim örgütünde çalışan her bireyin örgütsel adanma düzeyi yükseltilmeden bir ölçüde anlamsızdır. Eğer öğretmenler mutsuzsa, mesleki güvenceleri yoksa, işlerini yaparken kendilerini özgür hissetmiyorlarsa; dilediğiniz sınav sistemini getirin, ders sürelerini en etkili bilimsel ölçütlerle yaşlara yöre şekillendirin, sınıfları en etkili teknolojik ekipmanlarla donatın, dünyanın en etkili öğrenme metodlarını uygulamaya çalışın; eğer öğretmen çalışmakta olduğu örgüte güçlü bir bağ hissetmiyorsa başarı mümkün değildir.

Özellikle son dönemde öğretmenlik mesleği özelinde örgütsel adanma kavramının  öneminin gittikçe artmaya başlamış olduğunu düşünüyorum. Eğitim doğası itibariyle insan ilişkilerini gerektirir. İnsan ilişkilerinin getirmiş olduğu doyumun yanı sıra çalışmakta olan birey örgütten de çeşitli beklentiler içerisindedir. Yaşamını optimum düzeylerde sürdüreceği maddi koşullar, mesleki-sosyal güvenceler, çalışmakta olduğu bölgedeki yaşam şartları, mesleğin toplumsal hayatta yarattığı dönüşüm (statü) gibi çıktılar ilk akla gelenler olarak sıralanabilir.

İdealist öğretmen profilini yok eden şey: İtibarsızlaştırma

Ataması yapılmamış Coğrafya Öğretmeni İbrahim Yeşilbağ. İntihar ettiğinde cebinde 6 TL vardı.

Özellikle son birkaç yıl içerisinde öğretmenlik mesleki profili siyasilerin yaptıkları ve ne yazık ki çoğunlukla keyfi hamlelerle ciddi yaralar almıştır. Her yanda açılmış olan eğitim fakültelerinde nitelik sıklıkla gözardı edilmiş, ihtiyaç duyulanın çok daha ötesinde öğretmen yetiştirilmiştir. Öyle ki ataması yapılmamış öğretmen sayısı yarım milyonu bulmuş durumdadır. Üniversitelerden mezun olup mesleklerini yapmak kaygısıyla dolu gençler pazarlarda patates satar, kasiyerlik yapar hale gelmişlerdir. İhtiyacın çok daha ötesinde öğretmen yetiştirilmesinin çarpıcı sonuçları oldu: Ataması yapılmamış birçok öğretmen intihar etti, KPSS’ye hazırlanan birçok öğretmen yoğun bir stres altında: sınavda diledikleri kadar iyi olsunlar, yine de emeklerinin karşılıklarını alamayacaklarından korkuyorlar. Ne yazık ki bu süreçte etkin olan siyasi kanatlar durumu en azından ileride daha da kötüye gitmesini önleyecek hamleler yapmak yerine, “Öğretmenler başka işlere yönelmeli. Her eğitim fakültesi mezununun öğretmen olamayacağı kabul edilmeli.” gibi söylemlerde bulundular.

Bu başlığı eminim ki sonsuz bir döngü halinde uzatabiliriz. Ancak özetle şunu söylemek mümkün ki: Öğretmenlik artık eskisi kadar saygı duyulan, toplumsal statüsü yüksek mesleklerden biri değildir. 

Öğretmenler arası hiyerarşik düzen: Ücretli, Sözleşmeli ve Kadrolu

Ücretli öğretmenlik her ne kadar uzun süredir Türk eğitim sisteminde var olsa da 2016 yılı KPSS puanı esas alınarak atanan öğretmenler “sözleşmeli öğretmen” sıfatı ile atandılar. Bu sözleşmeli öğretmenler sınav esaslı atanmalarına karşın, kadrolu öğretmenlere göre daha az hakka sahipler, atandıkları okulda 6 yıl çalışmak durumundalar, mesleki anlamda kendilerini güvende hissetmiyorlar. Öyle ki bu farklar öğrenciler tarafından bilinmekte, öğrenci-öğretmen ilişkilerini dahi etkilemektedir. Dolayısıyla üstte değinmiş olduğumuz noktaya konu burada eklemleniyor: Tek suçları 2016 yılında atanmak olan binlerce öğretmen daha az hak ve mesleki güvence ile çalışmak durumunda kalmakta, örgütsel adanma sağla-ya-mamaktadırlar. Mutsuz öğretmenler ile eğitim sistemini daha iyi bir kimliğe kavuşturmanın mümkünatı yoktur.

Sözleşmeli öğretmenlik konusunda eklemek gereken bir şey var: Şüphesiz ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın kalkınma bölgelerinde öğretmeni tutma hamlesi anlaşılır olduğu kadar doğrudur da. Ancak bu misyonu yalnızca belli bir dönemde atanmış olan öğretmenlerin sırtına yüklemek verimsiz bir yöntemdir. Esasen öğretmeni o bölgelerde tutmanın yegane yolu bahsetmiş olduğumuz örgütsel adanmadan geçer. Öğretmenleri kalkınmada öncelikli olan bölgelerde tutmanın daha iyi yolları tartışmasız bir şekilde vardır.

Ücretli Öğretmenlik: Kimsenin mutlu olmadığı, ama bitirilemeyen sistem.

Öğretmenlik mesleğininin toplumsal imajının değişmesinde en önemli nedenlerinden birisi de ısrarla sürdürülmekte olan ücretli öğretmenlik sorunudur. Ataması yapılmamış öğretmen sayısı yarım milyonu aşmış durumdayken, 20.000 gibi ihtiyaç göz önünde bulundurulduğu zaman küçük dahi denmeyecek atamalar yapılıp, ihtiyacın ciddi bir kısmı ücretli öğretmenler ile kapatılmaya çalışılmaktadır. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nın ücretli öğretmen sayısına dair resmi bir açıklaması bulunmasa da, Türk Eğitim-Sen 2016-2017 eğitim öğretim yılında 81 il valiliğine yazı göndermiş, bu valiliklerin 56’sı bilgi vermiş ve 66.000 civarında kişinin ücretli öğretmen olarak istihdam edildiği görülmüştür. Bilgi vermeyen 25 il düşünüldüğünde ücretli öğretmen sayısının 100.000’e yakın olduğu aşikardır. Kabaca bir hesapla 100.000 ücretli öğretmenin etki alanı 2 milyon öğrencinin eğitim hayatını etkileyecek düzeydedir. Bu durumun eğitimdeki yansıması ise oldukça derindir:  bahse konu ücretli öğretmenlik politikasını 3 ayrı eksenden değerlendirebiliriz:

  1. Öğretmen: Ücretli olarak çalışmakta öğretmen hiçbir mesleki güvenceye sahip değildir, çalışmakta olduğu yerde yarınına dair hiçbir bilgisi yoktur. Almış olduğu maaş ders karşılığıdır; haftanın tüm günleri, tüm derslere girerek (ayda 120 saat) çalışsa bile kadrolu bir öğretmenin almış olduğu maaşın ancak 3’te 1’ini (1300 TL civarında) almakta, ancak 15 gün civarında bir sigorta primi ödemesi yapılmaktadır. Şüphesiz bu koşullarda çalışmakta olan bir öğretmenin mutlu olması ve verimli çalışmasının mümkünatı yoktur. 
  2. Öğrenci ve veli: Aslında eğitim sisteminin kurulu oluş sebebi bu ögedir. Ücretli öğretmenlik politikasında bahse konu öğretmenlik alan mezunu olmayan (hatta öğretmenlikle hiç alakası olmayan, 2 yıllık önlisans programları mezunu kişiler) dahi ücretli öğretmen olarak istihdam edilebilmektedirler. Basit bir akılla herkesin bu öğretmenlikleri yapabilecekleri varsayımı ile alan mezunu olmayan kişiler sınıf öğretmenliği, okul öncesi öğretmenliği, özel eğitim öğretmenliği branşlarında görevlendirilmektedirler. En temelde alan mezunu olmayan kişinin o alanda öğretmenlik yapması eğitimin kalitesini sıfır düzeyine indirgeyebilecek bir durumdur. Örneğin; Özel Eğitim alanı ile hiçbir alakası olmayan bir kişinin özel gereksinimli bireylerin başında olması ihtimali dahi yeterince korkunç bir tablodur. Ücretli öğretmen olarak çalışan kişi alan mezunu olsa dahi, çalışmakta olduğu şartların verimsizliği öğretmenin verimini de etkileyecek, dolayısıyla eğitimin niteliği de aynı ölçüde düşecektir. Ücretli öğretmenlik sistemi ile nitelikli eğitim, mutlu öğrenci ve veli mümkün değildir. 
  3. Devlet: Sanıyorum ücretli öğretmenlik sisteminin tek katkı sağladığı alan eğitim maliyetlerini ciddi anlamda düşürebiliyor olmasıdır. Ücretli öğretmen en basit tabiriyle daha ucuza, daha az hakla, daha az sigorta maliyetleri ile çalışan öğretmen demektir. Sanıyorum ücretli öğretmenlik politikalarının uzun yıllardır sürdürülmekte olmasınına altında yatan şey doğrudan maliyetler ile ilgili bir durum. 1 öğretmen atamak yerine aynı maliyetle 3 ücretli öğretmen çalıştırabilir, dilediğiniz zaman görevine son verip, bir yenisini alabilirsiniz.

Sonuç

Eğitimi ileriye taşımak, Türk eğitim sisteminin yıllardır sahip olduğu sorunlara son vermek gibi iradeler elbette ki güzel şeylerdir. Eğitimde teknolojiyi, montessori metodunu, ya da Finlandiya eğitim sistemini, öğretmenlerin değerlendirilmesini, eğitim müfredatlarını, PISA sonuçlarını elbette ki konuşalım. Bunlardan hareketle eğitim sistemini iyileştirecek, bilimsel hamleler yapalım. Bunların eğitim sistemimize olumlu etkileri şüphesiz olacaktır. Ancak göz önünde bulundurulması gereken daha büyük bir konu vardır: Eğitim kalitesi üzerinde en büyük etki, öğretmenin nitelikleri ve öğretmenin örgütsel adanmasıdır. Nitelikli, gereken eğitimi almış, mutlu ve içinde bulunmuş olduğu sistemi ileriye taşıma arzusundaki öğretmenler eğitimi bireysel ihtiyaçları göz önünde bulundurarak en iyi düzenlemeleri yapabilecektir. Eğitimde öğretmen öznesini, mutluluğunu ve niteliğini gözardı ederek yapılacak her eğitimsel düzenleme çok küçük bir etki alanına temas edebilecektir.

Not: Yazıdaki tüm düşünceler eleştirilere açıktır. Yorumlarınızı belirtmenizden büyük mutluluk duyarım.    

Bu gönderiyi paylaş:

Mustafa Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi, Okul Öncesi Öğretmenliği mezunudur. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi'nde Özel Eğitim Öğretmenliği lisans, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü'nde Özel Eğitim yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir