Bir anaokulunu diğerlerinden daha iyi yapan şey nedir?

Okul öncesi kurumları her ne kadar uyku ve oyun zamanlarından ibaret görülse de, yapılmış olan son araştırmalar okul öncesi dönemdeki öğrenme deneyimlerinin ileri akademik yaşamda (özellikle dil konusunda) önemli etkileri olduğunu gösterdi.

Vanderbilt Üniversitesi Peabody Koleji’nden Profesör David Dickinson, Science dergisinde okul öncesi dönem deneyim türlerinin ve niteliğinin çocuklarda dilsel becerilerin gelişimini değiştirdiğini bildirdi.

Özellikle okul öncesi öğretmenleri, öğrencileri düşünmeye ve yaratıcı cevaplar vermeye teşvik eden etkileşimli diyaloglar oluşturduklarında bu öğrenciler daha üst düzey bir kelime hazinesi geliştiriyorlar, bu onların dördüncü sınıfta güçlü bir okuma becerilerine sahip olmalarına sebep oluyor ve kendilerini daha iyi ifade etmelerini sağlıyor.

Bunun yanı sıra, okul öncesi öğretmenleri zengin bir kelime dağarcığıyla konuşan çocuklar, öğretmenleri bu denli zengin bir dil kullanmayan akranlarıyla karşılaştırıldığı zaman, zengin bir kelime dağarcığı ile konuşan öğretmene maruz kalan öğrencilerin ileride daha iyi okuma becerilerine sahip olduğu görülmüş.

Daha önce yapılmış olan çalışmalar, anaokuluna giden çocukların kreşe giden çocuklara oranla akademik alanda daha başarılı olduklarını göstermişti. Buna ek olarak, kimi çalışmalar yüksek kalitede anaokulu deneyimlerinin çocukların süreçte pek de katılımcı olmadıkları, yalnızca çocuk bakıcılığı yapılan kurumlarla karşılaştırıldıklarında, yüksek kalitede anaokulu deneyimlerinin ileri dönemde daha üst düzey akademik başarı olarak ürün verdiğini gösterdi.

Dickinson’un çalışması üst düzey bir öğrenmeye katkıda bulunan anaokulu ortamlarının ne olduğu konusunu aydınlatmaya çalışıyor. Dickinson bu durumu “Bu, sınıf deneyimlerine bir büyüteçle bakmak yerine bir elekton mikroskobu kullanmak gibi bir şey.” olarak ifade ediyor.

Bunu yapmak için Dickinson ve ekibi, yapılandırılmamış serbest zaman süresinde öğretmenler ve öğrenciler arasındaki diyalogları kaydettiler. Dickinson’un aktardığına göre, bu etkileşimler süresince öğretmenlerin öğrencilerde ne kadar iyi merak uyandırdığının, öğrencileri ne düzeyde düşünmeye sevkettiğinin ve özgür öğrenme sağlayıp sağlamadığının işaretlerini görmek mümkün. Buna karşılık ezbere dayalı, alışılmış öğrenme modelleri uygulandığında çocuklar yalnızca duyduklarını tekrar ediyorlar.

Örneğin, bir kitabı okuyup, basitçe sayfada kaç hayvan gördüklerini sormak, ya da hikayede geçen soruyu aynen sormak yerine öğretmenler hikayeyi yeni bir tartışma oluşturmak için başlama noktası olarak kullanabilirler. Mesela hikaye ayılar hakkında olsun, öğretmen ayının rengini sormak yerine ayının nasıl bir teni olduğunu sorabilir. Bu soru ayının kürkü, veya kürkün ayıları sıcak tutmak noktasında ne kadar önemli olduğu gibi bir konuşma başlatabilir. Öğrencileri diğer hayvanların da aynı şekilde kürklü olduğu konusunda düşünmeye sevk edebilir.

Bu fikir yalnızca çocuklara bir şeyler öğretmeyi değil, aynı zamanda onlara öğrenmiş oldukları bilgiyi nasıl işleyeceklerinin yeni yollarını aramalarını teşvik etmeyi de amaçlıyor. Dickinson, “Öğrencileriyle sadece nesneleri isimlendirmek, nesneleri saymak yerine analitik diyaloglar kuran (kelimenin ne anlama geldiğini konuşmak, olayların nedenlerini sorgulamak ve hikayede neler olduğunu sormak) öğretmenler ile öğrencinin anaokulunda kelime dağarcığını ne kadar geliştirdiği arasında doğrudan bir ilişki bulduk.” diyor.

Bu bulgular elbette ki sürpriz değil, ancak ailelere iyi bir anaokulunda aramaları gerekenler konusunda bir ipucu niteliği taşıyor. Dickinson, ilk olarak anaokulu ortamının merak uyandırıcı olması gerektiğini (zengin çevre, bilgi yönünden uyaran nesneler, öyküler, sorular ve merak) söylüyor.

İkincisi, ebeveynler sıradan bir günde sınıfı gözlemleyip, öğretmenlerin öğrencileriyle ne kadar etkileşim içerisinde olduklarını saptamalılar. Öte yandan Dickinson, etkileşimlerin sıklıkla konuşarak olmaması gerektiğini, öğrencilerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin sağlanmasının, sorular sormasının, dünya hakkında eleştirel ve yaratıcı düşünebilmesinin sağlanması gerektiğini vurguluyor.

Dickinson, “Eğer çocuklara sessiz ol uyarılarının yapıldığı ve çocuklara kağıtların uzatıldığı bir sınıf görürseniz oradan çıkıp gidin. Orası dil öğrenmeyi sağlayabilecek bir ortam değildir. Onların düşünebilmesi, konuşabilmesi, ve okuyan bireyler olmaları için çocuklarla konuşmamız ve kapsamlı etkileşimlerle oyunlara dahil etmemiz gerekiyor. Başlamak için asla erken değildir.” diyor.

Çeviri: Mustafa ÖZKARA

Kaynak: http://healthland.time.com/2011/08/25/what-makes-some-preschools-better-than-others/?iid=sr-link6

 

Paylaş:

Mustafa Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi, Okul Öncesi Öğretmenliği mezunudur. Dokuz Eylül Üniversitesinde Özel Eğitim Öğretmenliği lisans öğretimini sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir